Mehmet Siyah Kalem

Mehmet Siyah Kalem’in cinlerini

içen susuz şeytanlarını

almış bir “nü kadın” etrafına

kedilere çevirmiş, “gülme ya”

yalnız yatağında gel diyor pati pati

kuru dere yataklarından

ormanlar yanarken

sigaramın ucundan yürü

dökülmeden 

hemen ağaç dikelim o yerlerine

çamlar mamlar, kim tutar yeşili

aynı odada pudra rengi

gel sıkış

pamukçuklarla söndür ateşimi

siyah topuklularıyla

baştan kara çıkar çinçinler

yanan inekler kimin uğrunda

sür real mi memle”cat”?

bir iktidarsız çiğnerken bizi

hülyalım, hülyalım

uçakların kalkmamış, hortumların fışkırmamış

sakin ölüm yüzünde is

kuruyor da kuruyor, çıt çıt

kara kalem acısında yanmış kaplumbağa

serçenin kanadında yangın bulutu

şuh bir kadın çağırıyor

inleye yana

insan canavarına yeni ölümler

görsel:Julia Soboleva 

Ya Kulum

Gözlerini deviriyorsun

Ellerini açmışsın

Bir yozlaşmadan bahsediyorsun

Ağında tat yok

Sırtını dönmüşsün

“Makamın bir ağırlığı olur

Başaklarını açmışken almazlar

Eleğinle gitme değirmen dereli derviş”

Diyorsun kendine rüyanda

Yürü ya kulum

Dese baş tanrı tartanlar

İnanmazsın “artık” din dersin

Seni üflüyorlar deliklerinden

Ezgiler dizlerinde

Çıtırdayan namaz sesleri

Yüzünden camiden

Kovulmuşsun

Üç duayı sığdıramamışsın bir kaba

Tecavüzcüye tecavüzcü dediğin

İçin senin ipini yağlıyorlar

Ağacın avuç için

Ahiret konuğu

Beyazların sakaldan seçilmiş

Kazanacağım diye bekliyorsun

Nafile eleğin duvarda

Ekmek oldun hamursuz

Şarap yerine zemzem

Çiğniyorlar seni Naci

Üzerindekileri üzerindekiler

Çalıyor birer birer tarlalarından

Görsel: Corneliu Baba “Pieta”

Tek Dal

Seni tuttuğumda

Ölümü tutuyor gibi korkuyorum

Kara çarşafın bana

Vücudumuzu istemeyen bir tanrıyı

Anımsatıyor ve burkuluyorum

Parmağım damağına takılmış da

Dönmüş anamın acısı

Bir parçası içimde kalmış gibi

Tek dal diyardan

Kocaman parmaklardan

Mermer soğuğu yuvamızdan

Hüzün tutmadan gidemezmişiz gibi

Görsel: Edwin Dickinson: “Old Ben and Mrs Marks”

Manastırdaki Azize

tanrım, beni canavarlarımdan ayır

hayır diyemeyeceğim arzularımı

ıslat ve kurut ve ıslat ve kurut 

bitiştir ve görünmeyen derilerime dik

ters yüz olsun kocaman, kocaman açılsın

ellerim ifadem seni tutmak için

irileşmiş, nasırlaşmış düşüncelerle

manastırını aşka boğduğum vajinamın  

dişlerini rüyalarımda tek tek sök

beraber bir yatakta çiviler üzerinde

çok gözlü, çok çeneli, çok dilli

sevişirken göğü kırmızı düşleyen

yatağımın altındaki gölge benden koru

görsel: Eduardo Kingman “Dua Eden Kadın”

Mavi Yeşil Martılar ve Çimenler

Sanatın dallarında sallanırken

Uykusu gelince uzanmış boğaza doğru

Rüyalarının eflatuna çalan

Kadını olabilmeye kırmış

Atmış değneğini göğe

Bakma durağında mavi martılar

Erillikten utanan hiddeti yerde

Huzurun örtüsü yeşil beyaz pötikareli

Çimen yaprakları üzerine

Uyumak ikinci ölümün ipek teni

Bir tekme bir tokat bir bağrış yırtılan

Her bir çimen yaprağı açılmış bir insan

İnsan et insan ruh insan et her yerinde

Yürümediği yerler için üç kadın seçmiş

Bir yerli, bir milli, bir de inleyen

Acıları memleketten silecek kadar

Büyüyemiş ki gönlü zikirden ayrılsın

Mevlana’nın bir sözüne takılıp

Döndükçe dönüyormuş

“Her şey neye layıksa ona dönüşür”

Figürler arasında kendine fani

Seçmiş yaşamdan arta kalan tebessümler

Sevmekten öte değil yana, yana

Görsel: MD Tokon “Beyon the Grass” 

gönül

üç beş kişi ölümlü diye

gömüldüler yandılar biçildiler diye

biz de ölecek değiliz

hayalimin uçları kırık bak

düşleyemiyorum lehimci baba telin kıvrık

sıcak ağzımın değmediğini yiyemem

aklımın içine bir böcek oturtup kemirten zanaatkar

deli dediğin müdürleri kalem odalarından çıkarıyorlar

bak sen diye şölen gibi karmaşalarda afaki bir heyecan

bir Lut kavmi endişesi var

birkaç kelam etti diye melun bir ruha

hokkabazlık yapmayacağız elbet

hepimizin görünmezliğini para ile

kaldırsak herr ağzı kokana

sanat miskin bir mahlasın ardına saklanır

bize küfreder gidici gidici

ölen ölmüş diye ben ölmem

ben sonsuzun sonuna takıldım

sallanıyorum içimde iftihar eden duygular var

Naci diye bir adamı Naciye’ye sevdiriyor

pazartesi sabahları parkları gezdiriyor

sen dişini fırçaladın mı?

sen yok halini düşündün mü bugün?

gel Naci’ye sür yüzünü

O sana soyulsun olsun sağ sol

Görsel: Bogdan Prystorm

kuzu fıtratı

sevmek mi kurban etmek mi

düşüncelerini beyazından

buklelerinden, elinin hareketinden

yününü, bakışlarından ayıramadıktan sonra

korkularından ayıramadıktan sonra seni

bir rüya içinde meleğe benzettiği için herkesi

hor görmek için hepimizi

İsmail mi İshak mı

bıçak mı ustura mı

hangi tanrı

içimizin mağrasında

gözleri kamaştıran maskeden önce

kuzuyu fıtratında sevgiye boğuyorsa

onun olalım, bileklerimizde

Allah yazıyor diyelim kıvır kıvır  

görsel: Thierry Marchal 

Canı

canını yakmaya gelmiş

çalı çırpı topluyor köyünün bahçesinde

bir şenlik ateşinde

pencerede silueti dans ederken 

iki büklüm olacak suçlu vicdan

“düşümdeki şeytan bu değil”

diye haykıracak

ağıt yakılacaksa günah

başka kadınların kasıklarında

jilet izleri otuz beşinde görünmez

diyecek okunun başından damlarken kan

tutkunun dönüştüğü korkunç cüce

hemen sırtında

gri tüylerini okşayamadan

oğlunun kızının

bir vahşiye kaçışını düşlerken

üzerine kapaklanıp bir beden olamadan

elbet biri gelip canını alıyor

Ruh Duman

koyun kılıklı akşam sabahlık giymiş

yar seni ayağından asmışlar

beni avlıyorlar sözde sahibelerinden gizli

ağızlarında saçma saçma sözcükler

üfürükten ölüm melekleri Naci

ellerinde kırmızı balonlar arzudan

çıkış yeşil kıskançlık

kuşların kanatlarına asılmış

çabuk çabuk kalbim parçalanıyor

çabuk çabuk hep işiniz

nereye götürüyorsunuz beni?

elim ayağıma dolandırıcı

patlayan renkler odamın karanlığı

içimin sonsuz duvarları tüyden

ördek leşi sen uçuşa hazırlığı hatırla

ağzında ruh denen dumanın tadı

görsel: Irvine

Ağrında Ev Düşüyor

Evini sürekli uçurumun köşesine taşıyan sen

Dalgalardan, heyelanlardan şikayet eden sen

Bir rüyadan çıkarken aklını kirleten el alem

Naci, acemice isteklerin kırkında kırılıyor

Olmak olmak demişsin Danimarka kıyısında  

Fiyort almışsın zihnine, iki yakan bir değilken

Kuzey’in oğlu kanatlanır sen ah et düştükçe

Sahilde deniz kabuklarını çiğnerken ağzına

Kan revan ihtiraslarına yıkılmamış duvarlarına

Sür ıslanırken dalgalarla sen anca dalga geçerken

Eviriyon çeviriyon çaktırmadan çakılıyorsun

Başını bağlamışsın ağrıdan çıkamıyorsun karşı

Bir pencere kocaman bir ufuk yer dans ediyor

Ayağının altından kayan yıldız anbean sen

Naciye’ye şükret, gümüş köpüklerinde her akşam

Eve gelen düşüne, şükret parça parça bölünmeyen

Kendine has bir takım takıntıların gemilere

Yolculuklara inanıyor, fakat evin tam bir çelik

Yelek ve sen üşüdükçe vuruluyorsun kalbin delik

Deşik eşiğinde doğmamış çocuğun beşiğinde dört

Yöne ayrılmış yerli hikayeleri, kum taneleri

Savruluyor sen düştükçe küçük kuyunda baban el

Yapıyor gel ben ol, vaktin gözünü kapa dilinde

Evinde duruyorsun biblo gibi el gibi ağır mı ağır

Görsel: Wayne Thiebaud

Koru

bizden koru beni

bakire tanrının izcisi

görmediğim nefesinden başımı  

ayırmadığım dizinden koru

bir duanın renklerini ayıklarken

seni çıplak omurlarından tutmuş

uyku yakanı kirletir diye

sert mi sert koru

yuvarlağıma, ağzın dilin değiyor diye

zevkle korkunç bir şey tanrım

sopan, kafamdaki mavi gözlerin

kasıklarımda izi buzdan dişlerin

açıkta değilim, rahminde üşümek yok

sana bürünememek kış değil

ak teninin karaya çaldığı deliliğe

ölmüyorum, özlemeden başka bir mevsimi

kurban ettiğimiz aylar, ayinler, ahitler

bir tapınak şemsiyenin altında çıplak

koru bizden bizi   

görsel:Glenn Brady

error: Content is protected !!