Körlüğe Hürmet

parmaklarında dünyalar

dönüyor tespihin

teşbihe yakınlığında bul

boncuklara dönüştüğünde sabrı

dakikaların yaratıcıya küfrünü

bedeninde Allah

bir camiye sıkışıp kalmış

minberi yutmuş, kubbeyi sırtlamış

ağıt yakan üç, cemaat olmuş

takkeni kaldırdıklarında

unutmak istediklerini görecekler

el yordamı imanına inat

körlüğe hürmet edecek melekler

————————————

Görsel: “Friday Prayer” by Amira Rahim

Orman

insan olabilmenin yolu

orkideler, zambaklar açarken

durmadan içinde, duramadan

solarken zamanın ormanında

bir ağaç olduğunu hatırlamak

kuvveti köklerinde bulmak

eller her sakladığında güneşi

görsel:Erin Hanson “The Path” 

 

Bir Çizginin Üzerinde

bir çizginin üzerinde

bir köprünün yüzünde adımların

içinden çıkamadığın çukurun

birkaç zevk kutun karamelleşmiş

kahverengi geçmişi içinde kurumlaşırken

ağzında geveleyip elinde çevirirken

zamanla kararan kararların

tadında bırakmak için değişimi

köhne köşelerde kuruyan

sen devin erişilmez gövdesinde

Naci bu gölge derin

çitlerinden kırılıyor bu gölge derin

dökülüyor yürüdükçe  

yılansı kıvrılan hicranlarla sınırın

omzun bir ileri bir geri gel 

istiyor musun istemiyor musun değil

uçsuz bucaksız

belli içten o kararlılıkla

unutmak kendini kifayetsiz keyfinden 

bir kara deliğin peşinden 

ağzı sulu aklı bulutlu kibrin

yumulu pencerelerin açılıyor

inceliğinde kara kalemin

ya şiir ya gözlerin boyu çekilir

bir çizginin üzerinde bir insan alırsın

içine dağlarının arasına yolcu

Görsel: Manyard Dixon “No Place to Go” 

Nefes Aldıkça

renklerin yerine geçen bir his

geçmişin yüzünü yerinden eder

tepetaklak dünyanın sırrıyla

yere değmeden yürümek ruhun izi  

görünmez tanrının gümüş sırtında

zar zor inandığım bulutlara

fısıldarken dönüş yağmurları

hiçliğe alışkın, aşka aç der

ölümlü bağrındaki çiçekleri

Görsel: Alexandra Levasseur 

Uçurtmalar

çek elini eteğini öptükçe

sözcüklerimi sükunetle gömdüğüm

avuç-içi göğüslerinden

yüzümü yekliğinle ayır 

tenini kendime geçirdiğim

çiğ geceleri

o elbisesiz sessiz halin

yalnızın tek kanatlı çocuğu

loş ışığın baldırlarına 

peşi sıra çektiğin sırlar

gözlerinin hicran parıltısı

sürüklediğin cafcaflı uçurtmalar

ben ve benden çok adamlar

dalgalarınla yalpalarken

“ölmeyeceksin” avuntusunda topraktan

daha sahtekar ve derin yazgılar

seni benimle ıslatsın

kuyunun tutamadığı su kadar

yaslı yeşil, yosun yosun kabaran

dişi köpek balıkları ve canavarlar

bakışların; sen buharlaşırken taşlarımda

hayalinin katıksız çıplaklığı beni yıkar

tek bir öpücüğü geri döndürmek istediğimizde

zamanın kıyılarında durmak sızın, sızımız

kıvrılır da kıvrılır

arzumuzun beyaz dalgaları

Görsel: Frantisek Kupka “The Wave” 

 

Kuşların Duası

biliyorum kuşların uçuşundan seni

uzakları boynuna asmış yeşil sanki mavi

aralıyor belinden göğsüne su elleri

kanatlarından seni ruhuna soyarken

yaramaz çocuk maskelerin  makyajın

yüzü gülen okların uzak kelimelerin

bırakıp giderken seherde kupkuru

bir dağın başına eteklerin döne döne

ana rahmine koca boşluklarla imrenen

gözlerin sararken vücutların ardını

doğuruyor iri iri renk bulutları

altında sürüklenen güneşten turuncu ruhun

ve sen hiç tutmadığın kadar asılıyorsun

babanın beyaz saçlarına ölümü gizlediğin

annenin resmine, kaldırım taşlarına, yapraklara gülümsüyorsun kırlangıç gölgelerine

son dersine girmiş bir öğrenci

kızıl kızıl bakarken dönülmezin eşiğinde

şekli bir kızın şiiri kuşları çok sevmiş

başka yitenler aşklar kadar serçeler

kırmasan kalbini görsen camdan inceldikçe

kendi evin gibi ve köşelerindeki kristal örümceklerle

dans etsen üzerinde zaman kadar zulüm etmeden

bir düş diğerini kovalarken dua niyetine

göğe ruhunu katmış her kim baktıysa

Görsel: Franz Von Struck

 

 

İftar

üzerindeki görünmez ağırlık beyaz

kum denizlerinden bir gelenek

zamandan ağır peygamber eteklerinde

kıstırırken seni niyet geceleri

binlerce aç çocuğun kuru dudakları

günahları ayıklayan iri ama kırılgan

siyah giyinmiş sanki papaz tırnakları

ayları üzerine örtmüş imsakları

kovalarken uykunun taşlaşan korunaklarına

sığınacak kadar lokmalara muhtaç

çilesi sırf doğmak olan kara kıtanın

üfledikçe uçuşan karahindibaları

karışıyor mu tövbesiz ağız kokuna aczinde

tavaf ettiğin damak dediğin bir etten kubbe 

görmediğini severken gördüğünü unutan

perdelerini kara sürmelerle çeken

ruhlarını kıpırdatmadan kullaşan

o ağzı açık ayran delisi Naci

solgun yüzünde izler derinleştikçe

çağırıyor musun gönlün cenazesine

iftardan sonra, teraviden hemen önce

nefsine yedirdiğin o haltları?

Görsel: Maya Bloch

Başımdaki Şeytan

ayaklarımın altı yanıyor

sanki ateş kuşu ezmişim de kanatları benim

vicdanım zamanım sızlıyor nefes nefese

hafif bir cemiyet yüreğim 

toplanırken sırça köşklerim kafeslerimde   

eğriliyor zevkle çırpındıkça bahar 

rüzgarlarıyla dağılmış tüylerden 

günahları gagalamak gafleti

şehvetle taşlıyorum başımdaki şeytanı 

soyunsun diye doksan dokuz ismi

yükselirken elim tutmayan elinde

yuvarlak ve ıslak döndükçe dilim   

tutkum bedeninden kırmızı masallar

yaratırken tanrım şeytandan aşklar

Görsel: Jen Mazza

Hicrettin

bir eksiğin varsa ilk ben bulurum Naci

tanrın gibi düşün beni

içinde sen gibi şıkırdayan deli

şahdamarından da yakın görünmez bir peri

deli olmak için hücrelerini küfre tutan

beş vakit oruç tadında ağzı kudurtan

acayip kadınların fantezilerin

fantezi müziğin sahte kralı bir mehdi

pelerinini örtmüşsün üstüne asan kocaman

duvarlara bakıyorsun mağaran var sanki

hedef etmişken kendini cinlerin emellerine

peygamber mi olacaksın kırkından önce?

kalbin bir daha kırılmadan on dokuz yaşında

bir afetin elinde tutamadığın yıldızlarla

ne anlamı var elin ihanetinin

it ürür kervan yürür, beden çürür

hicretin başladı hücre hücre, sen de hicrettin

bir kıyı en zarifinden inci duası dizilmiş

yüce gönüllü kim, sen kim, anneni kendin boğdun

boş bulutların kısa kemiklerinle

utanmaz bir adam olmaktan bir ayak kırıksın

haydi Naci kaldır, kıpırdat kollarını

yitmeden niyet silkin üzerindeki ölü toprağını

Görsel: “Souls on the Banks of the Acheron” by Adolf Hiremy-Hirschl.

Neruda

kitabını savurdun göğe martıya dönüştü

çevrendeki çalkantılı deniz maviden yeşile

bir adaya varmadan düşündüklerin

Neruda okuyordun sevdiğinle

kanatlarının altında gri kıvılcımlar

içlerinde yuvalar kurduğun kristal küreler  

hicranlarının marifetiyle döndükçe

dalgaları insanlara karıştırdın

bir renk olabilseydin saf ve yoğun mavi

sürüldüğün yerler parıldasaydı

onca ışıksızlığa inat bağrını açtığında

altın nardan ışıl ışıl bir kalp bulsaydın

sevdiğinden her emin olduğunda

bir altın diş düşseydi avuçlarına

dalgalara nazar boncukları dağıtan

her biri yeni doğmuş çocuk gibi

yumru bulutlar daha da sonsuz

kıyılarına anılar vurdukça yeniden

doğan balıkçı kralın tinsel varisi Naci

korkma da yem et korkularını

sevdikçe büyüyen o koca okyanus ağza

“bazen erken kalkıyorum ve ruhum bile ıslak

uzaklarda deniz ses veriyor ve sesleniyor

bu bir liman

burada seni seviyorum”

 

Görsel: Georges Lacombe “Marine Bleue”

Alıntı: Pablo Neruda

Kanatsız Kuşlar

kara sakallarının ardındaki kızıldan öte

çattığın kaşlarının saklayamadığı

benliğinden taşan tüm renklerin kör noktası

kucağındaki o canavarın gergin ifadesi

dinmeyen arzularının bulduğu biçimsiz beden

ah Naci, neden sen hep eksik doğurdun

kanatsız kuşlar, ruhsuz insanlar israfın sesi

kendini yaşlı bir tanrı gibi unutabilmek için

saklandığın dünya ağzı mağaralar kuruyor

yarattığın melun şiirlerin çekirdeklerinde

oturduğun tahtta dinleri çiğnerken gözlerinle

sarıldığın hilkat garibesi senin bir yüzünse

bir hicran, bir kadın, bin kadın sevse de seni

kurulmuşsun tanrı çiğliğine doymadıkça

canavarlaşan aşkın ve senden çalan nefsinle

gel bir keşiş ol sonsuz, keşfet iz düşümünü  

karanlıkta el yordamıyla yaşayan sevginle

Görsel: Jeff Simpson

Tövbelerin

Birini sevemedikçe özür dileyesi geliyor insanın tanrıymışız da yükümlülük varmış gibi; oysa, ya da o ise, elbet bir duvar kifayetsizliği yaratır, baraj yıkılır, onunla yıkanmak teşbihten de öteye geçer de geçer diye dilemek varken, hazır varken.

Saatleri iten o kara katibin donuk yüzünden, içinin zembereğini hareket ettiren o kadar az titreşim, elektrik ve doku kalacak ki,  “peki”, “peki” deyişindeki ipek sessizliği sararken seni yaşattığını göremeyeceksin.  

Yoksa aşkı tarif ederken çok zorlanan kısık gözlü ve kireçlenmiş eklemleriyle dansları ıstıraba dönüştüren varlıklar olmayı kim seçer?

Elleri kocaman korkuyorsun ondan, ondan. Okşandığında karşılık veren bir sarı-siyah-beyaz kuyruk olsan, kolaylaşırdı yolların atar damarlarından kalbine. Güneşin seçtiği bir üzüm gibi kururdun sevildikçe, dudakların parça parça da olsa, dilin beyaz, güzel konuş, kırma derdi senle aşk derdi olan.

Ama bir savruluşun var ki, kendi içini ters yüz eden bir fırtına altında. Oysa sen ne zaman üste çıktın, ne zaman hayat seni seçti, ne kadarını sen seçtin, ellerini bir torba pirince daldırmış da taşları bulmuş, yalancı ve sevinçlisin.

Senin sevdiklerin de oldu, hayallerinde bitirdiğin, bitiştirdiğin, yatağına kıble kıldığın. Tövbelerin seni içinde hapsedecek kadar imanlı değildi çiftleşme tanrılarına.

Özür dile ele. Özür dilemek erdem her dem. Kendini bilmenin farkındalığı var tohum misali bu basit sözcüklerle yeşeren. Karanlık belki toprağın.

Lakin ondan da kaçacaksın, seni değil onu sevdim diyemeyeceksin, sevmenin ucu uçurtma ipi, aşkın kağıt ve çıta senden değil, ağaçlardan.

Özür dile ormandan, böyle küçük olduğun, süre gelmeden yaşadığın için. Sonbahar sincapları fındık arzularını ve organlarını gezdiriyorlar, sen yapraklara değil dallara inandıkça.

Cihandan dön kırılıp yılmadan. Geçicilik elimizde kına sevgiyle işlendikçe…

Görsel: David Inshaw “She did not return” (1943)

 

error: Content is protected !!