Ters Yüz

uçurtmanı ters tuttuğundan yerin

içine çekiyorlar seni

bu zevk değil

anca solucanca

kasığına kanca takılana kadar

sürünüyorsun kumca

inci toplayacağım diye daldığın

denizde tuz topakları ağzında

gözlerin hep kırmızı

kan besler gibi

kiraz tükürür halde uyumuyor

vicdanına asılanlara yüz vermiyorsun

“ben mi yarattım?”

kuş çok büyük çok zengin çünkü

yumurtaları almak için kesmeyeceğin

kaz yok ama anaların yavru keseleri

mezar taşları hepsinin

içinde bir kitap

sana bela okuyorlar

sevilmek zor iş, parayı yer yutar

nefsi kurutur çamaşır ipinde asar

kim sana gülüyor bilemezsin

nefesin kesilir

ölüyorum diyemezsin

gel çık gömüldüğün yerden

bir önceki şiire inan af dile

görsel: Joseba Eskubi “Insomnia”

Düşman

eve geliyorsun akşam

hiç görmediğin bir oda, göğüs kafesi gibi açılmış

sıkışık nefes katılaşıyor

geriliyorsun ağızdan ayak parmağına

kasap dükkânı köyde boncuklu ipli hasır kapı

aradan kan ışığı sızıyor

ipler kıpırdıyor kurban eti kokuyor

insan insan içinde kendilerine cemaat

içeri giriyorsun ve en sevmediğin insan sana bakıyor

yerinden kalkıyor hemen

“affet” diyor, “hata ettim, kurtar etinle”

eline sarılıyor, yanağını sürüyor

gözlerine bakıyor

elleriniz kan ter içinde, karışıyorlar istemesen de

“affet” diyor, senden çok daha iri

bir içine girsen yaşayabilirsin fark edilmeden

dokunuşunda tanıdık bir ihtiras ve çekince var

sakladığın bir leke sanki

bu işte en sevmediğin, nefret ettiğin

herkes hem fikir hem de et

adını duydukça heyheylerini çıkaran

o tür şeyler düşündüren çıngıraklı zat bu

“gel yer değiştirelim” diyor “her şeyim senin olsun”

cinsel organlara kan gidiyor

öldürmek ya da yaratmak, işte mesele

ne yapacaksın kan-dıracak mısın? affeder misin?

görsel: Maya Bloch

Keyif Gözü

Şiir olmadığını söylüyor. Çünkü çok insan duysun istiyor.

Şiiri hissetmek için ayda en az bin dolar gelir gerek. gelir gider. dolar boşalır.

Gerdeğe giremedikçe gergadanlaşan engerek, hepimiz ergen.

Buyuz, suyuz. İçiyorlar memelerinden.

Cennette bir nehir var ve Boğaziçi’nden geçiyor.

Şiiri anlamıyorlar çabuk gelsinler, boşalsınlar, bilsinler.

Minare dönsün dolaşsın, dikleşme, erkek egemen meme ucu.

Ahhh istiyorlar. İnleme. Kafalar yeter sanki….

Bir şey duyayım ve ağzım açık kalsın, aklımı çalıştırmayayım.

O zaman ağzına … yaparlar…

Güzel şeylerin hiçbiri şeyinden, Şeyhinden böyle değil.

Zamanı parçala, sür, macun o, bak saçların aklaşacak.

Sana kim yaklaşacak?

Tek bir adam gelsin, seni sürekli mutlu etsin, yok öyle şey Naci.

Eşcinselleri dövüyorlarmış, inananları bilmeden seviyorlarmış.

O da değişir. Gözü mor bir insan kalır.

Biz başörtüsünü de saçı da seviyorduk. Sınıfımda hepsi insandı.

Kim kırdı?

Dilim cop olsa da vursam her birinize. en çok da küçük kendime.

Tanrının umurunda değil belli… istersen elli, ister yüz, istersen boğul.

Allah bir kanat vermiş. Hiçbirimiz bulamıyoruz uçmadan.

İnancın atlayışı, Kierkegaard bahçesinde kalmış…

Madam, madem çikolatanız Madlen, biraz zevk verseniz.

Keyif gözünün yağı, kalbinin nasırı…

Sen hiçbir şey yapma, her şey sana gelsin…

Yok ya Naci?  Ne ala, memleket…

görsel: “Ember Two” by Graham Dean

Sırça Dünya

gözlerimin eskidiğini gören aynanın

şahdamarını kestim

tanrıyla

durmuyor hala kızıl bakışları

kırılmayacağını sandığım camın içinden

her geçtiğimde değişiyor

gördüğüm insanlar, yürüdüğüm yol, şehrim

içimde cama üfleyen deli

anlık bir büyü

herkes duruyor

olduğu yerde buzlu camlar

müthiş yoğun ve geniş bir sessizlik

bir anda, istinasız herkes bana dönüyor

ve tek-bir ağızdan

ismimi haykırıyorlar

gözleri üzerimde asılı

nefes almamı engelleyen poşeti

bedenimi saran bu ucuz ince plastik deriyi

çekip çıkarıyorum üzerimden

ağzım balık ağzı

anlık nefes anlık 

cam kırıklarımı döküyorum

dakikalarımı

az az

parlak kalbimin son yüzünü

çürümesin diye sürdüğüm

aşk cilası, artık yetmiyor

su kırıkları suretler

kesip gidiyor

sonra bir anda herkes işinde gücünde

İkarus’un ayakları da denizde

çekiliyorlar ve delik deşik oluyorum

durduramıyorum sırça dünyayı 

görsel:Rick Berry “Cliff Dweller”

Sevmiyorum

bizim büyük yalnızlığımızı küçülten o anları

tutamayan

dokunuşlara açılmayan kelimeleri

sevmiyorum zamandan kaçamayan şeyleri

sıkıştığım bu odayı

tekilliğimi

şiirsiz masayı

bedensiz kanepeyi

sırsız dolabı

hepimize vaat edilen karanlık toprakları

sevmiyorum

çürümekten düşlerini dişleriyle

çekip çıkaran

hediye cesedi

zevkle harmanlayanı ve

bir şapkanın sakladığı aslanın

kükreyemediği sıradanlığı

sevmiyorum gölge

evinin tozunu yok etmeyi

altın sikkeleri

sevişmeye tercih eden aklı

bizi aynı resme boğan her şeyi

kapalı ama aydınlık pencereyi

kıramayan hayali

sevmiyorum

görsel: Vilhelm Hammershøi 

çürüyen

olmaktan korkuyorum

insan

çürüyen

eklemlerden kaslardan gözlerden

düşüyor dilimden

söyleyecek sözün ezildiği üzümden

ağzımda hep birinin eli

anamın babamın devletin

zevk vermiyor

hep bir başkasının kelimesi, meali

şarabın yıkadığı

tasavvuf ahlaksızı

bir olduğumuz Allah

ise üst üste bedenleri

tutuyor ar damarımdan beni

onu da öp

bebekleri kocaman

şahdamarımda

yatağımızda mesafe yok

aç sana

aç sana

birbirimizi dokunarak seviyoruz

üzerimdeki tanrı kılıklı biri

inlerken

bizi bizle koruyor

görsel: Eliran Kantor

Çıkarın Bıçakları

çıkarın bıçakları

adam kucağında gözü yolda

can verecek İsa Efendi

kan çiçeklerine toprak kâse az şarap

tas tamam yusyuvarlak

ölüyor ölüyor koşun odaya

karısıdır anasıdır bilemeyiz bir kadındır

bıçak sırtı

sırat köprüsü

kırıldı kıralacak

bacakları ayrılacak

hep bir kadının gömüldüğü

yerlerde biten ağaçlardan

saplar saplar

kim bilir Naci onlara ne yapmış

ihanet ettiğini eteği

ütülerken etinin üzerinde

BoDoSlama başkan

zincir, takoz ve otuz bir adet çekme halatı

kurtarmaya gidiyoruz

anam yangın yeri

babamı zor çıkarırdık

geri koyamıyoruz

morgda bir çekmece açılmış

oraya gitmeyecek ya sözde

koltukta taklit etmek için

yüzünü üzgün kılıyor

bebek teni kadavra

salmış kendini hale bak

arası muşta

apış arası arayışta

tüm kadınlardan bir bıçak

bizim hüzünlerin hanım efendisi

öcünü alıyor bileyerek dilini

konuşuyor da konuşuyor

ayrılıktan sözünü kim kesecek

çıkarın bıçakları

Görsel: “Our Lady of Sorrows” by Pauola Rego

Sümbül ve Zefir

cam tabutun kırıkları cam

kalbinde

açan çiçeklerin seni öldürmesine alışkın

akıyor kan haberli habersiz arzulardan

bıraktığın bahçelerde bahar

aç sanki

sümbüller açtıkça

insanlar yiyor insanları aşkla

ve biri, birini unutmuyor dikenlerinde kan

aklında zehir yeniden doğdukça

görsel: Gail Potocki “Botanica no 23”

Arslan Ormanı

Arslan senin hasta olmanı istemiyorum

ormanım da avcılık yapıyorsun

seni şiirle besliyorum gidene kadar

ve dudaklarının kenarında kan var hep

bana kuvvetli olduğumu gösteriyor

maymun omzumda sincap sırtımda

çaldığım çok mısra var sana adak

ben Naci zavallı kavallı

çağırıyorum partime tam zamanlı köyüme deli

sevişmek için gelmiyorsun çünkü

kola ve bisküvi var, hocalar üflüyor işkillenme

güce tapıyor ve kadınların olmayan uzuvlarını

yalıyorum boş zamanlarda

hep erkek getiriyorum

kurban etmeye

bana bir ülke vermişler gibi geliyor

üniversitede çünkü yeşillik görünce

kenarlarında yosunlar tutan 

cinsel organların ağladığını duyuyor

kendimden ve gece canlılarından korkuyorum

o yüzden kötüyüm

görsel: Guillermo Lorca

Hayaletler

biz seni yanımıza alacağız beyaz elbiselerle

masumiyetini sardığın şiir defterlerinde

beyazın üzerindeki siyahlarda siyam kedileri

korkularını unuttuğun göz kapaklarınla seni çok

seveceğiz evin ahşap köşesinde, komodin çekmecesinde

mektubun içine senle gireceğiz geçmişin izni

ölü annenin dizi kıvrılmadan babanın avucunda

adını bize bırakırsan özür dilemeyeceğiz tüm

talihsizlik sonucu kendini çarşaflara saranların

ipek araları boynuna sıkışmadan gelip seni

ninenin buruş buruş ellerinden tekrar isteyeceğiz

görsel: James Ensor “The Intrigue”

Mavi Altın Kuş

mavi kazağının altında

gizlediğin göğün

kestane kargasıyım

gagaladığım kabuğun

bir umut bulutuna mahkûm

çiçeğin bahar

*

şairini seçtiğinde

içinde aydınlanan köşede

dize dizeye sevişmeye

utanmasaydın bu kadar keşke

ölüp ölüp dirilirken

altın dökülmekten

*

Görsel: Jonathan Mathiasen “Altın Şehir”

Kafa Kafaya

çok kafa yardı, çok kafa; jöle gibi aklı Naci’nin şu

an içine biraz da votka katarak yılbaşı partisini

beklemeyi düşünüyor, tek bir gece tek bir an her şeyi çözecek

ama artık parti olmadığını, çünkü partinin her şeyi ele

geçirdiğini biliyor, ama, ama, ama kabul etmek istemiyor

sene 1984, elinde Winston sigara… işte kavga:

kalbin isteği, aklın söylediği

aklın bildiği, kalbinin iteklediği

ve kafasını gidip doğrudan öbürünün kafasına vuruyor

yarılıyor, ömrü de

kadın, erkek, cam, taş, hayvan, minnet, iffet

patlayınca balonlar, karpuzlar, o güzel renkli sıvılar

yavaş yavaş, ayyaş ayyaş

birbirine karışıyor, ebru değil, akıl aklın içinde

insanlara gidip durduk yere kafa atmasının sebebi bu

sekse çiftleşirken tekilleşmeye hayvani çağrı

kırmızı kırmızıya, anılar anılara, pişmanlıklar pişmanlıklara

ve gene aynı şekilde kavga ettikçe zihninde

ıstakozlarla kaynarcasına onlarca insan yaşamaya başlıyor

böyle indirdim resmi, reisi

donunu indir anca sen Naci

en son ne zaman kendin içine için yaşadın?

Naci biliyor, o kadar yer yok, zaman yok

ama vurmuş bir kere, vurmuş alışmış, kudurmuştan kuduzdur

düz durmuyor, iki meme, iki amele, iki meale  

her şeye kanabilecek kadar kelime kaybediyor

yeter ki canı yansın, yaşadıklarını bilsin aklında

hayatının tanrıca çizilen çizmesinde

kendi ayak parmaklarına bile yer kalmamış

sıkışmış, kendiyle sıkıştıkça iyilerini kaybetmiş

iyi parti, dolar indi kalktı, dolar boşaldı

öyle daraldı, akla zarar, çiçekleri sol, yüzü sarardı

kıyıyı ve gelgitleri düşünüyor, üşüyor

üzerine kitabın kapağını kapatıyor, örtüsü, dürtüsü

aklına dünyaları alıyor ama dünya aklını alamıyor

ne iştir, ne içtin votka karpuz jöle beyinli Naci?

Görsel: Kenne Gregoire  

 

 

 

error: Content is protected !!