Black Orgasm

nothing going nowhere

should not deter you from noting

life neatly knit

to be wasted aloud

scribble it down secretively

like secretion

the shoutout is a shitty vocal box

fraud life faking beat box

nobody is listening

like your mama

when you were in her womb

sucking for a song of meaning

but leaning papa phallic spinning

DJ ringing your bell

when no words are numb enough for silence

and nothing is going anywhere

except for the black orgasm

Köşe Duman Hayalet

vücudundan sakladığın tüm fikirler

etinle ayrı düştüğün her an

şehrinin her köşesinde

hayaletlere, sen daha fazla düşündükçe

başka solgun insanlara dönüşüyor

*

duruyorum derken yitirdiğin

hayatın

anılarını bağladığın aralıkta

kara bir nokta küçük bir şeytan

çok şeytanlarının en ufağı

sadece kendinden geçtiğinde

görünür kılınan

sana yaşadığın hayatın tekinsizliğini

resmetmek için çarşafa dolanan

boşluğun, senin boşluğunun

geçiciliği

*

kuş tüyünden kanatlandırılan

ağırlığı yüreğinde kalemden kılçık

aklında  sokağın başında sırtını

taşlara dayamış bir tane daha sen

düşüşünden keyif alan

yenilginin huzuru  

*

düşlediklerini dumandan yaratıp seni

yuvarlıyor duvar yazılarından

tekerlemelere ve

üçlüyüm derken

gene teke döndüğünde elini tutan

gene kendi elin, sıkıştığın gene

kendi mahallen

kendi varlık buharın seni yaşatan

Görsel: Julia Soboleva

Yitirdiğimiz Vakitle

balıktan kaçış yok düşlediğimiz yere

kürek çekerken akıntıya karşı

sevmenin bir umudu vardı karşı

yitirdiğimiz vakitle yeşil

yarı çıplak bedenlerden cin çıkaran

bir emir almışız ve çevreyi yok

yere hastalıklarımızla çürüten biz

yitirdiğimiz vakitle mavi

gözlerimizi ayırmamıza sebepse ölüm

ve faşist bir dünya kocaman

bir balığın bedeninde önümüzde

yitirdiğimiz vakitle turuncu

Yunus peygamberin dininden kör sevdalı

dönerken bir sandal sefasından

deniz sadece git gel ikimizin arasında

yitirdiğimiz vakitle kara

ufukta git gide küçülen çizgi

o eski parlak tenimizde açılan

bizle açılan kırışıklar, dalgalar

yitirdiğimiz vakitle kırmızı

ışığın bizi kör ettiği düşler tutkuyla

boğulan bir ülkenin canavar

yüreği hemen küreğin ucunda

yitirdiğimiz vakitle beyaz

bunca su yutmuş ölmemiş

sevdiğimiz günler, sokaklar, yüzler

suyun üzerinde salınıyor

The Peacock

what if an angel descended right now

and forced you onto your knees

held your jaw tight

unable to see your guilt

for all that grace trailing the wings blinds

mistaking you for Mary, yes, yes

the immaculate, the impeccable, the pure

holding a budding flower white like a staff

to bless you, to take you up

but you look down

holding a flower as a token of sold love

a sign of the Rapture is lost on you

and you are no Mary

a wrench, a wretched thing, who can only

sin and produce blasphemy

you consider yourself as low, left-over, licked

and think you’ll be damned

and it is the final moment

but it is just an error

an honest mistake by God who

also allow millions of children to die

an old-school angel sent to the wrong place

at the wrong time

when you were expecting a cock, a torture tool

but it will be a holy peacock

you’ll be absolved

all white

in a different light

and you are a man again

amen

Kırmızı Ağacın Gölgesi

kırmızı ağacın gölgesi

sıkıştığın yuvan, dar gelen odaların

içinden çıkamadığın koridorların

dua pencereye sığmayan kolun

dinin çiçek döküyor

çiçek değil de sanki kardan örümcek

tevekkül cinsiyetsizliği

dalların arasından budaklanan

mavi arzunun ancak akşama yetişmesi

haydi kalk, kalk

evini elbise gibi giy ve gel

masanın üzerinde bir şey var

kızıl ağaçtan doğmayan

seni mutlu edecek keskinlikte

bileklerin parıldıyor  

çamur olmadan gümüşsün teninde

yeşil tüylerini sana uçsuz bucaksız otlak eden

tanrının sırtında ev hapsi

orman senin için değil

senin için orman

Ateşten Memleket

tutuştuğunu bilmeden yandığın için günüm aydınlanıyor diye

kimsenin ayak basmaya cesaret edemediği kıyıları düşlüyor

ölümün kuşların getirip götürdüğü bir mevsim olduğunu

odaya astığın tablonun içindeki ressamdan hınçla sanıyorsun

***

uzandığın divanda kimsenin aidiyet hissetmediği memlekete

dönüşen kelime ve rüyalardan bir insanı alev alev bıçaklıyor

her ahın bir dönüşü, haritada bir köşesi olduğunu unutup

kendi varlığını ancak acıların bastırdığı noktalarda buluyorsun

***

bir odada bin baykuş yetiştirince düşünceyle her tabutu

ıslak kuru alevli bantlı açık ve şehvetli her kutuyu açmaya

sırf sarışın olduğun için ışığın sen olduğunu yanmadığına

aldanıyor, uyanamadığın her gece bir çocuğunu yiyorsun

Öğün

ağzımı kocaman açtım bir bebek yiyecek kadar

bir meleğin kurutulmuş kanatlarındaki karınca dualarını

hatmedecek kadar dilime hakim ve şehvetin atlı karıncasında

ahdimi bilerek yenilerken yenilen her şeyin

eti ve gürühlarla sevişmeye tövbe etmiş genç

bir yobazı öğün

edebilecek kadar öğütücü dişlerimi geçirdiğim günleri

damak tadımı bilmiyorsunuz anı kurutan turşubazları

uykuluk durgunluk açlık ve karmaşa

sonsuz esneyiş tuzağıma tuz biber ekecek

olan gözlerimin diş minelerimin

parlaklığında açıldığını o  an fark eden şeytanın

tane tane anlattığı günah lokumlarını evire çevire

evime inime dinime imanıma ayı pençesi geçirdim

parça parça yeniyoruz kış kancasını

etimiz şehrin dolabında asılı

Ozan

gördünüz mü beni?

kabak ve kavun ağaçlarının altında

çocuk tüylü yükseldikçe nefes alan

yeşil biri kaftan giymiş masal soluyor diri

adam silüeti içi kof üzerinde deri

mantosu var görmez güruhların

topuğumun altında

diken bir yaratılış mucizesi

İsa asi

ters tutup kar küresinden

sallanırken ıslak bir çölde ceviz ağacında

tepe çukur

ölüm düğün

yırtılış örgü

develerin dilinde dönen

akla varamayan akla karayı seçen

tüm bu gerçek olamayacak imge benim körlüğüm

göz işçiliğim söze angarya

başlarken biten

çürürken parlayan

Görsel: Ravi Zupa

Devşir Bedeni

bir bedeni diğerinden çıkarırken

diğeri hep diğeri 

boşluğun gözleri aşkın üzerinden yürüyor

hakikati ters çevirircesine hayatına kilitlediğin

aynaya karşılık gelen mi seni gören mi

çok sevme ama sevil e mi

senin için ölenlerin bahçesinde bileğine kadar toprak

paranın aşka çevrildiği atölyede eli ağzı bağlı

çiçek atıyor göğün işaret eden eli 

bazı bazı kaçamak bakışlar uyanışlar

bir bedeni diğerine çıkarırken 

devşirdiğin aklında kalanlar 

devşirirken bedeni beyazlaşan kırışan 

kokuyu ismi unutuyor da insan kendi elini

bir veya birkaç organı ödünç vermiş gibi

insanları unutmak için acı

acı lazım tekrar eden 

günahlara bitişmiş üşüyen

silkip atmak seni tutamayan bedeni

Görsel: Ettore Aldo Del Vigo

Kuşun Kadını Gece

biçimsizliği seviyorum anamın kuzguna dönüştüğü

akşamı

kedilerin koridorlarda koşarken duaya

benzer sesleri

benim çıkardığıma kanatlarım şahitlik ederken

eve kaşlarıyla dönen babamın tüyleri

ayaklarını bitiştirirken ilaçlarımızı bulmak için

kabarttığı 

dönme dolaplara asılıyorduk lambanın cini 

bizi sevdiğini

hatırlayacak ve sevdiğine yemin edecek

günahları tükürür gibi affedecek bir aidiyet

ışığı insanca yanmak için

akşam ezanını ve arkasındaki gölgeleri

izliyor

parıldayan göğüs kubbemiz olduğuna yemin etti

her iyi olduğumuzu söylediğimizde bir inci kopardı 

ömrümüzün sahih olduğuna

boyna dolanan o yılan 

kolyeden ancak ruh kanatları ve yüzü kadın kaldı

kuşun kadını kanadının koptuğu an

kıyamet kopmadan tek olduğumuza

inandırın duayı kuşa

Sweet St.Veronica

we never asked for it, but death came early

stains and color-depth here and there

on the fabrics of time, a severed head is a banner

on a cloth banner is a head, is a God

a repetition of the mind-body duality lit ablaze

mixing sanity with time and mimick with error

time travel is a state of mind without bays

have you thought about not existing?

before birth or after death

you’re part of whoever you’ve met

high as a meth-head, low as a fundamentalist

thinking diagonally pinned to the forehead

oozing blood is four-shadowing

Saint Veronica comes and wipes your sweat

dirt and blood, grinding-pride-grounding

everyone needs forgiveness-sweet

Image: The Veil of Saint Veronica

Narin

seni kimse kurtarmayacak cinsiyetinin

sarı saçları papatyalarla açıldığında

kızardığın ve olduğun küçük şeytanı bir

sen başını yastığa koyduğunda uyandırırsın

ormanın cinlerini saldığın elma ağaçları uzaktan

herkes çocuğu sarışın mavi gözlü olsun ister der

hayıflanır her sene on bin çocuk buharlaşır

kimi amcasının dölüne karışır kimi babasının sigarasına

kimi de ezilir anasının apış arasında

ki sen güzelliği tutacak o kadar çok şey aradın ki

narin kalıyor ölümün dudaklarda

çok hafif hatırlanmak için iki hafta sonra

küfrün zevkinde seni hep şeytanlaştırıp sarıyorlar

öleceğin yeri ve günü seçercesine bir serçe

öyle seç arzularını, çünkü seni unutacağız 

error: Content is protected !!