aşk ve kelebekler

ağaçlarımızın güneşi yuttuğu sabah

yaprakların dilindeyken henüz yangın

gel kaçalım seninle çırılçıplak

tarlaların sapsarı tüylerinde

sakladığımız çocukları alalım yazgımıza

durmayalım da öyle çok durmayalım

efendilerin kırbaçları kurumasın

dünya hala parmak uçlarında

ölümün gözleri kapalı

iki gölge gibi koşarken parıldayan

dipdiri uzuvlarımız, niyetimiz

tut ki kanatlarımız, kardinal kuşu ayinleri

kırlangıçlar gırtlağımıza kadar aşk

taşıyor ve kelebekler

renkleri tutuyor biz karışalım da

adamlara kulluk etmeyelim diye

görsel:Kerry James Marshall “Vignette”

ejderha pulları dükkanı önünde

ejderha pulları dükkanı önünde

dünyanın ismi yok ağzını kızıl açmış

bekliyor rızkını bir canavar ki

dostlar alışverişte görsün

biz miyiz ikimiz yalnız?

adımların altından, henüz çürümeden

kokular yükselirken bir vakti anımsatan

kollarımızda bahçelere düşmüş, sen-ben  

portakal ve kiraz çiçekleri

yılan gibi döne döne 

sarılırken şehrin yirmi bir aşk şiirine

neon lambalar yağmuru tutuyor bize 

kaldırımların taş kalplerini

kırıyoruz çiğnenmeden

gıcırtıları kemiklerimizin çiğ mi çiğ henüz

harfler titrerken, poşetin üstünde

yüz gibi gülümseyen bir şey dalga geçiyor

plastik bedeniyle etimizle

elbet öleceğiz diye şimdi güzeliz

görsel: Holly Warburton

Pepe’ye dua

iftar gelmemiş kadın ölmemiş

ağzımız kokmuyor

ufak canlılar sevdiğimiz

tanrı bellemişken bizi

anam ölmüş onu her düşündüğümde

tanrıyla rakı içiyoruz

ve bir günümüzü geri veriyor

tövbe edeyim diye

yirmi sene nerdeyse dilim kuru

Müslüman ol  bir kez daha diyor eli yok ki

vursun yüzüme

kırkında peygamber

sarılıyorum öpüyorum

kim severse beni çoğalırız diye

kaşıklarla çıkarsınlar beni çeperinden

yatıyorum sol yanıma

kalbin kırmızı izleri can

gökyüzünde bir yüzü arıyorum

işaret etsin sonsuzu uzuvların güzelliğinde

o kadar geniş ki bulamıyorum

seviştikçe boşluk

iğne ucu aklım, karınca duası yüreğim

düşünmek Pepe’nin yokluğunu

istemek mi, öyle düşüm olsa

açmışlar içimi nar nar

yokmuş içim, çokmuş içim

duy diye uyan diye, tırnaklarım

bıçaklar, biliyorum her yanıma

korkunu bileyim diye

kara suratın herkese aynı olsa da bana tek

kimse daha duymadan

Romeo’nun Juliet’i gibi

okudum, dilin kemiği sivri

yaşamak yetmiyor ölmeye

tüm ziyanlara istiare ile yatsam da

bana biri gösterse bu ölümlerin

kalımların manasını

gel seni yaşatayım şiirimde Pepe

ama sen gene de lütfen daha gitme

içim hala kapkara tüylerinle

daha uçacağız karga dillerinde

Görsel: Diane Irvine Armitage

 

 

çiğ çilekleri

o kara kaplı karmaşanı çıkar at

ürperen tüylerini, dikenli tellerini

süt verdiğin hayaletlerini

omuzlarından sıyır, yazın güneş geçer

pençeleriyle kırmızı izler sırtında

gökyüzüne korkunu asar da

bulutları alır gider ya

bıraktığı yerde deniz, kum, çıplak ayakların

çocukken sığdığın ceviz kabukların

şimdi çocukların

kar tutmuş kirpiklerin kalır ya

öyle silkin sessizce

kısıldığın on yılların aynalarından

gümüş denizlerin izzet-i nefsine

ayrıl ağzında çiğ çilekleri

bir tat kalsın ki çileleri ezecek

değdi hem de öyle değdi diyecek

hatıraları, simaları, vücutların en tatlı

kıvrımlarını çiğneyip de çiğneyip tut

başka türlü bir mutluluk için

güneşi karanın ortasında kıpkırmızı 

Görsel: Kazimir Malevich    

 

sarı odalar

yokluğun sarı ile ilişkisini düşünüyorum

sarılmadan üzerimden geçerken güneş

bir çocuk vardı, bir adam, bir ihtiyar

saatin görünmez sarkacında bir

bir köşeden diğerine

izleri sessizlik kadar parlak

çizgilerin çerçevesinde duvarlar

içlerinde biçimlerimizden birbirimize geçitler

saklamaya çalıştığımız ile olmaya çalıştığımız insanları

ayırırken cennet bahçesinden 

sarındığın battaniyen, şekerleme yaptığın kanepen

fal bakınca gözlerinde ferden geçilmiyor

dediğin kahverenginden kahve fincanların, sehpan

yaşamak için can attığım gözlerden

kaçan yeşiller pencereden, kapıdan

kitaplar, mektuplar, biblolardan ayrılık

boşluk zihnin ilhamı

iki kapı açılıyor şimdi, sadece iki insan biliyor

duvar kağıdı perdeler dua gibi

zaman kavuşmamak için örülmüş

ancak dokununca görünür kılınan sevdiklerimiz

bizle odalarımızda kayboluyor ışığın parmakları

içimize uzandıkça boylu boyunca

sükuta ayrılmış duvar dibi

görsel: Edward Hopper “Sun in an Empty Room”

Sarı Odalar 

ağalar çıkıyorlar

ağalar sevinin çıkıyorlar

açın koyunlarınızı

kurtlarınızı

sıvazlayın apış aralarınızı

onların sopaları sizin

yağlı direkleriniz

gece bastırdığınız dilekleriniz

ağalar sevinin çıkıyorlar

erisin yağlarınız

çemberlerinizi daraltın

saklamayın çocuklarınızı

karşılasınlar çiçeklerle

ahirette çelenkler çıplak

kutlamalar dikenlerden ateşlerden

delinmiş bedenlerden iradelerden

dişlerinizi göremiyoruz

kokan ağzınızı

bacaklarınızı açın geçsinler

ağalar çıkıyorlar

şeytana söyleyin gelsin

kaldırsın karınlarınızı

ölü kıvrımlarınızı, bıyıklarınızı

gelin alayları

oyuncak arabalarda atlarda

gelin hep beraber kutlayalım

görsel: Horacio Quiroz “Şeytan”

kız çocuğu tutmuş karga

kanatların açılmaz oldu

duvarlarında

gökyüzü tersyüz

içine çizdiğinden beri kırmızı

kız çocuğu çizgini

sınırların kırılganlığından

yoksun

aralanan dünyan aşk

aşk korkutmuşlar seni

kargaların cevizleri kırılmış

yaya geçitlerinde gölgelerce

ağaçların yaprakları

adımlar dudaklar

kışları doğurmuş

kışlar baharları

baharlar yaşadığın kuşları

****

görsel: Audrey Niffenegger, book “Raven Girl” cover

Gelincikler

kıpkırmızı bulutların, gelincik tarlalarının

yokluğuyum

aklımda yürürken göğe

yansıyan kızıl mı kızıl alınyazım

babam lacivert ceketli, ben lacivert ceketli

korkuyoruz ayrı ayrı

görünmez düşmanların ısırıkları

içimde sulu karpuz dilimleri 

karışıyoruz keyifle ürperilen

serin yaz akşamlarına düşümde

üşüdükçe öpücük yaralarına

sevdiğimin ılık nefesi

çilekler, nar taneleri, yakut gözyaşları

sakallarımdan damlayan şarap kırmızı

dumanı tüten bir ev sıcacık

uzaklar da uzaklar içimde 

kıpkırmızı bulutların, gelincik tarlalarının yokluğu

görsel: Holly Warburton “Poppies”

Ayçiçeği Tarlaları

yüzümü göstereceğim gözlerini kapattığında

ayçiçeği tarlalarına

iki yol iki hüznü sürüyor

çocuk olduğum için kelebekler ölümsüz

karanlık aldanıyor tuttuğun gibi

ensemin safran denizi senin yüzünmüş

hastalık değilmiş de bir keşifmiş

dişlerini geçiriyor olman olmayan gözlerime

canımı sarı yakıyor 

kırmızı

saklanıyor elbiseme ay ışığı lekeleri

Görsel: Jeremy Lipking

Şehirler Alevler

yangınlar varmış uçaklar

inermiş kalkarmış yoldan

çıkan adamlar tövbeli bakarmış

sakalları ayetleri ayırmış

şehirler alevler

çocuklar tutuşmuş el ele

sınırların ötesinde mahallelerde

aynı katların basamakları

hain diye asamadıkları

çamaşırları ıslatıp yüzlerine

bastırdıkça dumanları

öfke nöbetleri ağıtları

anaların sıkışmış nefesi

asker taşların arasına

kaçmış topları getiriyor

meşin derisinden yüzmüş

toz denizinden taziye

hasta oğlan oyuncak arabaları

kız çocuk bebeğini yıkıyor

mermiler bombalar hayalleri

Görsel: Gerardo Dottori

ağırlık

üzerimde beton ağrılığı ah eden

kafamda sessizlik eski bir yankıdan

çöktükçe içime neden ben

ayaklarım, düşüncelerim, parmaklarım

üç beş çocuk sanki

karıncalanıyor tozların duasında

beni hayattan ayıran duvarların

tuğlaları, kırmızıları kalmamış

itfaiyeciler, köpekler taş sırtımda

uzuvlarım aralıklardan fışkırıyor

biri beni görsün de çeksin diye

kameraya, el, nefes, hu da hu

filizlenmek isteyen

başımı sallıyorum şehir sevmeden

güneş görmüyor

içimde çiçekler, çimenler

karanlığa sıkışan damarlarım

varlığımın atkısı ellerinde

birinin dünya yükü

duymadığım omuzlarımda 

inceliyorum ismimi yazacak kağıda

ki çıkarın beni ağırlığımdan

Görsel: Albert Guash “Landscape”

Ölüm Olmamalı

birbirimize yalan söylüyoruz ki

kıyılarımız hep bu kadar belli

ve suyun ikliminden uzakta

taşlar kadar sert kaderlerimiz

bitiştirirken biz boşlukları

suretlerimiz görünmez

birbirimize

iki nefesle rüzgara

vurulmadan renk renk mesafeler

başka ufuklar örüyoruz  ufukta 

bizi bağlayan nokta

ölüm olmamalı

kumsalımızın bittiği çizgi

Görsel: Edvard Munch

error: Content is protected !!